Geçen günlerde Marksist düşünceye yakın olduğu belli olan bir hocam savaş hakkında konuşurken, silah şirketlerinden ve savaştan kâr edeceklerden bahsetti. Belirtmeye çalıştığı şey savaşın kökünde büyük köpekbalıklarının (Stalin kapitalist emperyalistlere böyle seslenir) sermayesine sermaye katma isteğinin olduğuydu. Haksız olduğunu kim söyleyebilir ki? Paranın içinde olmadığı, olduğu zaman da çoğalmaya çalışmadığı bir an bir olay yakalamak oldukça zor. Haksız olmadığını söylemekle beraber hatalı olduğunu da düşünmeden edemiyorum, hatta şöyle toy bir cümleyle kendimi düzeltiyorum: hatalı olduğunu bilmeden edemiyorum. Savaşların doğru alanlardaki sermaye sahiplerine iyi geldiğini biliyoruz evet, fakat size daha şoke edici bir şey söyleyebilirim. Hepimize iyi geliyorlar. Bunu yazarken bile insan yüzlerce kez silmek istiyor fakat bunu ben değil, hepimizin kolektif olarak paylaştığı psişemiz söylüyor. İnsanlık olarak berbat şeylere tanıklık ettik, o kadar kötülük ürettik ve uyguladık ki burada saymaya başlasam belirli bir noktada savunduğum bu fikri terk ederim. Sizi bilmem ama ben gözümü kapattığımda çığlıkları duyabiliyorum, sessiz acıları hissedebiliyorum. Göğsümde ağrı bırakan ve tahayyülümün dışında ben harici için kişisel de olan bu gerçeklik nasıl olur da bana ya da, en kafa karıştırıcı olan, o çığlığı atana iyi gelebilir? Bunlara cevap verebilmek adına Yıkım İstencini üç farklı alanda inceleyeceğim: yaratıcı yıkım, estetik ve seyirlik yıkım ve ontolojik yıkım. Bugünkü yazımda ise yaratıcı yıkımdan bahsedeceğim, yani yeninin yaratılması için eksinin yıkılması gerekliliğinden.
Kızılçam’ın Kaderi
Özellikle Türkiye’de yaşayan biz insanlar için orman yangınları havaların ısındığı her an küresel ısınmanın da verdiği ekstrem iklim koşullarının etkisiyle gündeme oturan bir felaket. 2025 yılında NASA’nın verilerine göre, ülkemizde yaklaşık 81 bin hektarlık alan kül oldu. İçinde bulunduğum şehir İzmir ise bundan en çok etkilenen ilimizdi ve sadece kendi il sınırları içinde neredeyse 21 bin hektarlık alan yangında yok oldu. Bütün yaz o korkunç manzaralara maruz kaldık. Doğayı, içinde yaşayan hayvanları, etkilenen köyleri ve bunlara sebep olabilecek insanlar hakkında düşündük. Şehir merkezinden Çeşme taraflarına doğru giderken eski yolu kullandığımda o gri manzara karşıma çıkmıştı. Ne kadar derin bir of çeksem de karşımda gördüğüm manzara karşısında bana iyi hissettiren bazı şeyler de vardı. Fakat bunlara ikinci bölümde değineceğim. Kimileri çıkıp bu yangınların teröristler tarafından çıkartıldığına odaklandı, kimileri bilinçsiz insanları suçladı, kimileri yanmış hayvan videolarını paylaştı, kimileri bu kül olan alanların imarı hakkında atıp tuttu fakat kimse yangının doğaya olan iyiliğinden bahsetmedi. Kimse, kızılçamın kozalağının ateşle sevişmek zorunda olduğunu anlatmadı. Ege-Akdeniz bölgesini domine eden kızılçam ağaç türünün kozalaklarının bazıları serotin özelliktedir. Hiçbir alakam olmasa da merakıma yenik düşüp bununla ilgili araştırmamı yaptım. Serotin özellikte olan bu kozalaklar normal koşullarda asla açılmazlar. Açılmamalarının sebebi ise reçineyle çok sıkı biçimde mühürlenmiş olmalarıdır. Bu bir türlü açılmayan kozalakların da içinde tohumlar vardır. Bu kozalaklar yangın gördüklerinde yüksek ısıyla beraber patlarlar ve tohumları toprağa savrulur. Bizim için felaket tanımında olan alev, o ağaç için neslin devamının gerekliliğini sağlayacak umut ışığından başka bir şey değildir. Bizim için yok oluş anlamına gelen yangın, o ağaç için bir doğum sancısıdır. Yangının ardından her şeyin kül olması ve bu külün de diğer topraklara taşınması doğa için bir vitamin iğnesi gibidir. Toprağın ihtiyacı olan eskinin çürüklerinin, ölü yapraklar ve dallar gibi, oluşması yıllar alır. Yangın ise bu organik maddeyi dakikalar içinde küle dönüştürür. Bu kül kalsiyum, magnezyum, potasyum ve fosfor gibi maddeler açısından inanılmaz zengindir ve toprağın pH değerini de yükseltirler. Yıllardır biriken ve işine yaraması da yıllar sürecek o atıklar bir anda toprak için besin haline dönüşür. Bunun sonucunda ise doğa eskisinden daha agresif ve canlı bir yeşerme sürecine girer. Biz insanlar olarak kendimizi merkeze almayı çok seviyoruz, majör meselelerde de minör meselelerde de. Doğal olarak da çıkması çok olası olan bu yangınların kötü adamların birer planı olmasının ötesindeki sistemin o kaçınılmaz döngüsünün gerekli bir elementi olabileceği fikrini aklımıza getirmiyoruz. Döngüye saygımız yok, çünkü kişisel yok oluşumuzdan ölesiye korkuyoruz. Şimdiye dek ağaçtan, kozalaktan, tohumdan vesaire bahsettim fakat okuyucunun aklında bazı bağlantılar oluşmuştur diye düşünüyorum. Yeşilin işleyişine her yakından bakışımızda kendimize dair büyük hakikatler öğrenmek beni her zaman şoke etmiştir ve etmeye de devam edecek gibi duruyor.
Istakozun Kabuğu
Bir bakışta mavinin içine doğru gelsin. Abraham Twerski’nin meşhur o ıstakoz anlatısından bahsetmek burada doğru olacaktır. Istakozlar dış tehditlerden onları koruyacak bir sert kabuğa sahiplerdir. Onlar büyüse de bu kabuk onlarla birlikte büyümez, bu yüzden düzenli olarak bu kabuğu kırmaları gerekmektedirler. Yani bir ıstakoz kendini zorunlu bir şekilde en savunmasız haline sokması gerekir. Bu sayede yeni var oluşuna daha uygun bir kabuğun inşası söz konusu olur. Her şey yolunda görünebilir; ilişkilerin, maddi durumun, çevrenin düzeni… Fakat sen duran bir sen değilsin. İnsanın edindiği deneyimler, şahit oldukları, duydukları, okudukları, hissettikleri ve hissetmedikleri onu bu durağanlıktan her zaman sıyıracaktır. Dolayısıyla şeylerin sıfatından bağımsız değişen, dönüşen ve hareket eden senden kaynaklı olarak yön değiştirmen engellenemez bir gerçek. İçinde bulunduğumuz durumlar eğer değiştirdiğimiz yön ile bağlantılı değillerse, işte o zaman onları bir yıkım bekliyor olacaktır. Burada önemine vurgu getirmem gereken husus, değiştirdiğimiz yönlerin benliğimizle olan ilişkisi olmalı. Istakoz kendini öldürüp daha sonra yeniden doğmuyor, ıstakoz kabuğunu kırıyor ve kendiliğini savunmasız hale sokuyor. Bu savunmasız kendiliğimiz, dış ile olan bağlantımızı arttıracak ve karakterimizi gerekli ölçüde geliştirecektir. Ancak bana öyle geliyor ki kendimizden öyle tiksiniyoruz, yıkım anlarında her şeyimizi bitiriyoruz. Bunun sebebi ise yıkım sonrası oluşacak olandan bugünden bir parça kalmasın istiyoruz. Bu yüzden sadece kabuğumuzu değil, her bir yanımızı kırıp yok ediyoruz. İmha olmak ile yıkım olmak arasındaki çizgi belirginliğini sürdürmelidir, çünkü imha olamayacağımız için imha olma yanılgısında olacağız ve bu durum gelecekteki bizlere büyük bir bela olacaktır.
Hayat kimi zaman imkansız bir uğraş olarak gözükse de döngünün ve hakikatin gerekliliği yani sonsuzluk istencinden uzaklaşıp geçicilikte huzur bulma durumunu aklımızda yücelttiğimiz zaman umut kavramına olan bakış açımız da değişerek nihayet olumlu bir yere varabiliyoruz. Az önce söylediğim gibi, sen duran bir sen değilsin ve içinde bulunduğun durumları da oluşturan başka benlikler var. Onlar da tıpkı senin gibi durmuyorlar, durmayacaklar. Böyle bir ortamda şeylerin yıkımı kaçınılmazdır, önemli olan yeniden inşanın potansiyelini ve faydalarını kavramaktadır. Benliğin ya da kimliğin oluşumu yıkımdan sonra inanılmaz kuvvetlidir. İçten içe bunu biliyor, unutsak da gelen yıkım sonrası oluşturduğumuzla adeta gurur duyuyor hatırlıyoruz. Günümüz modern devletlerinin neredeyse hepsinin aidiyet ve kimliklerinin savaş sayesinde oluştuğunu, güçlendiğini ve önem kazandığını görürsünüz. Bu durum hakkında yazının devamında daha detaylı bahsedeceğim. Şimdi biraz da bu yıkımın bize faydasını nasıl çarpıttığımızdan bahsetmeliyim. Biz insanların benlikleri hakkında ne kadar titiz, önemli ve gerekli düşündüğünü biliyoruz. Bunu derken ki kastım, sadece poh poh’lanmak için insanların neleri göze aldığını, neleri görmezden geldiğine bir bakın. Yıkım, potansiyel güçlü kimliğin tanımını çağrıştırır. Yıkım, benliği kuvvetlendirir. Yıkım, kişinin sonunda kendini yalayabileceği bir yüzeyi oluşturur. Çoğu ilişkisi yıkıma uğramış insanın hemen ardından kurduğu o beylik cümleleri hatırlayın: ‘Artık kendime odaklanacağım.’, ‘İlişkide benliğimi kaybetmişim, şimdi özüme döndüm.’. Ah, kendinden kaçmak için başkasında kaybolan, sonra da kendini bulmak için o ‘başkasını’ yıkan insanlık… Yaratıcılığa fırsat veren bu yıkımdan sadece narsistik ve yüzeysel bir tatmin devşirip, bir sonraki yıkıma kadar uykuya dalan insanlık… Yine de bu manzarayı görmek üzücü olsa da, çözümün ilk adımını; yani farkındalığı bize hediye ediyor.
Savaş, Kimlik, Değer
Yaratıcı yıkımın kişisel boyutundaki faydalarını ve gerekliliğini çeşitli örneklerle anlattığımı düşünüyorum. Konunun asıl özü bir başkasının kelimeleriyle değil kişinin kendi benliğiyle kuracağı yoğun ve zor diyaloglarla anlaşılmaya tabidir. Şimdi biraz da yaratıcı yıkımı kişiden daha yukarı, toplumlar ve devletler seviyesine çıkartalım. Uluslararası seviyede bir yıkımdan bahsedilecekse mutlaka bunun isimlerinden biri ve belki de en önemlisi savaştır. Savaş, insanlık tarihinde hiçbir zaman eksik olmamış ve her var oluşunda da kendisinden vurguyla bahsettirilmiş bir yıkım. İnsanın diğer bir insana yapabileceklerinin sınırını, ya da sınırsızlığını, görmek hem içinde yaşanılan toplum hem de insanlığın doğası hakkında birçok şey anlatıyor. Peki ya bu anlatıların içinde bulduğumuz tiksintiye, nefrete ve acıya rağmen neden savaşlara ihtiyaç duyarız ya da onların sayesinde oluşmuş değerlerimizi göğsümüzü kabartarak bağırırken kendilerini büyük bir tabu gibi görürüz? Burası tehlikeli bir nokta, savaş istencini kişisel olarak asla savunmuyorum. Bu analizlerim savaşın ahlaken meşru olduğu iddiası değil; sadece kolektif psikolojinin tarih boyunca nasıl çalıştığını açıklamaya yönelik. Böyle bir şeye ihtiyaç duyulsa bile insanın iradesini kullanıp her defasında bundan uzaklaşması gerektiğine inanıyorum. Fakat takdir edersiniz ki irade, çok fazla gördüğümüz bir şey değil. Dolayısıyla burada incelediğim şey bizim içimizdeki o karanlık tarafın ihtiyaçları, sansürsüz ve kaygısız olanlar. Bir defa kimlik inşasının en önemli etkenlerinden biri ‘biz’ olabilmek için ‘siz’ kavramına duyulan ihtiyaçtır. Öteki olanı yaratmak ben kimliğini kuvvetlendirir ve onu tanımlayacak çizgileri belirginleştirir. Bu sayede kimliğine bulaşıp onu istila edebilecek tehditleri de ortaya çıkartır. Bu öteki ve biz ayrımı ise toplumun içindeki anlatılarla algısal bir şekilde güçlenir. Önyargıyla baktığımız bir toplumu ziyaret ettiğinizde fikrimizin nasıl da değiştiğini gözlemleyebiliriz. Tabi farklı kimlikler arasında, özellikle de bu ‘bizden değil’ hissi anlaşmazlıkları yanında getirir. Farklı kültür, anlayış ve geçmişteki insanların aynı çevrede sükunet içinde yaşaması zorlaşır. Geçmişe bakılarak bir anlam, geleceğe bakarak bir vizyon edinen bu çatışan kimliklerin arasındaki tansiyon gittikçe artar ve kabuğuna sığamadığı anda yıkım gerçekleşir. Tabi ki bu anlatımım savaşın anlam ve değer sebeplerine odaklanıyor. Bunların dışındaki nedenleri küçümsememekle beraber, değinmek istediğim konudan uzaklaşmamak için onlardan bahsetmeyeceğim. Neden barışın bir türlü sağlanamadığı, sağlanabilirliği veya bunların yöntemleri çeşitli teorilerle açıklanmıştır. Kabuk kırıldığında sırada yeni kabuğun inşası vardır, zaten var olan kabuk da başka bir kırılma ile oluşmuştur. Bu tekrar eden döngüde, savaşın ve kanın içinde yeni kimlikler, değerler oluşur. Ortak düşmanlar toplumu bir arada tutan bir tutkal görevi görürler ve bilinçli bir farkındalıkla olmasa bile sürekli üretilirler. Aynı şeyden nefret etmek, aynı şeyi sevmekten her zaman daha güçlüdür. İnsanı harekete getiren şey nefrettir, onu yok etme arzusunu içinde barındırır. Sevgi içinde hareketsizsindir, memnunsundur ve ihtiyacın olan bir şeyi bulamazsın. Sevgi içinde olmak anne rahminde olmak gibidir, orada öylece bütün ihtiyaçların karşılanır ve eylemde bulunmana gerek kalmaz. Cennettesindir yani, masumiyet hissiyle kavrulmuş hayatın vardır. Ancak sonra bir şey olur. Cennetten kovulursun ve o rahimden çıkarsın. Artık insan olmalısındır, artık bir benliğin vardır. İnsanlığın görevidir artık nefret etmek ve sevgi huzur dolu ortamdan uzaklaşmak. Asla bir daha ulaşamayacağı o rahime, cennete dönmesi mümkün değildir ve belki de bunu hatırlatacak şeylerden de kaçıyordur. Belki de doğum, bastırdığımız en büyük travmamızdır. Savaşa dönecek olursak, savaşın daha güçlü bir toplum yarattığını söyleme gerek yok sanırım. Bugün örneklere bakacak olursak Ukrayna anlatısı ya da Ukrayna kimliği Rusya’nın ona saldırmadan önceki var oluşundan çok daha kuvvetli bir durumda. Bu kuvvet öyle ki, müthiş bir vatanseverlik yaratımının içinde teslim olmaları durumunu neredeyse imkansız bir hale getirdi. Kendi ülkemizdeki kimlik inşasına bir bakalım. Tüm bizi harekete geçirmesi beklenen, gözlerimizi yaşartan, gerçekten bizim için önemli olduğunu düşündüğümüz bazı şeyleri düşündüren anlatıların hepsinde Kurtuluş Savaşı’ndan, Birinci Dünya Savaşı’ndan hikayeler görürüz. Çok açık ki, savaşın varlığı toplumu öyle bir şekilde bir araya getirdi ki üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen herhangi bir kriz anında birbirimize kenetlenişimizin hızlılığı ve tazeliği hala sürüyor. İşte savaş: bizim biz hakkımızda en çok sevdiğimiz özelliklerin mimarı.
Kanlı İnovasyon
Savaşın biraz daha rasyonel boyutlarından bahsedecek olursak da teknolojik gelişmeleri bunlara sayabiliriz. Barış zamanında bürokrasinin ağırlığı ve etik kaygıları yüzünden yolu kesilecek ilerlemelerin savaş zamanında inanılmaz hızlandığına şahit olduk. Sadece işleyişin doğasından değil, savaşın doğasından da çıkan birçok gelişmeleri bugün günümüzde kullanıyoruz. Estetik cerrahi, yüzleri parçalanan askerler için doğan bir alan. Şimdi ise aklımda yoğun şekerli bir vanilya kokusuyla eşleşiyor. Mesela şu an bu yazıyı okuyan bedeninizin içindeki azot atomlarının birçoğu, Alman ordusu daha fazla patlayıcı yapsın diye icat edilen bir süreçten geliyor. Yaşamımızın kaynağı ve ölümün formülü aynı laboratuvarda pişirildi. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler Almanlara deniz yollarını kapatmışlardı bu yüzden doğal sodyum nitrat getiremiyorlardı. Bu, onların Haber-Bosch işlemini keşfetmelerini sağladı. Basitçe bu işlem şöyle, havadan azotu aldılar ve onu hidrojene bağlayıp amonyak elde ettiler. Daha sonra elde edilen bu amonyağı platin katalizörler eşliğinde oksijenle yaktılar ve ortaya patlayıcıların annesi denilen nitrik asit çıktı, bu işleme de Ostwald Yöntemi deniyor. Bizimle olan bağlantısı ne diyecek olursanız da en başta havayı kullanarak yaptıkları amonyak, suni gübrenin asıl hammaddesidir. Bugün dünya nüfusunun yarısı bu amonyak ile üretilen suni gübre sayesinde besleniyor. Birinci Dünya Savaşı’na kadar kan nakli sadece bir kişiden ötekine yapılabiliyordu. Kanın başka bir torbada pıhtılaşmamasının yolları cephede kan kaybeden askerler sayesinde bulundu. Bu sıcak çatışmaların sorunları ehemmiyetli ve acil olmaları durumundan hızla çözüldü, bugüne temel oldular.
Peki ya soğuk çatışmalar? İkinci Dünya Savaşı’nın ertesindeki uzun Soğuk Savaş dönemi sadece kimliklerin ve değerlerin inşasına değil fakat teknolojik açıdan da bugünün dünyasını yönlendirmiş durumda. Bu soğuk çatışmanın daha ilk başlarında amacı tamamen bir yıkım olan proje, bugünün en güçlü ve iddialı enerji kaynaklarından birini oluşturdu: Manhattan Projesi. En az 230.000 kişinin öldüğü belirlenen Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bu bomba, nükleer teknolojisini bizlerle tanıştırdı. Şu an karşımda yanan lambanın üstünde soyulmuş bir deri görüyorum, kafamı çevirmekte zorlanıyorum. Sonuç olarak bugün yaşadığımız medeniyetin konfor alanı aslında daha etkili bir yıkımın yan ürünleri olarak karşımıza çıkıyor.
Son
Evet, hayatımızın içinden örneklerle birlikte yıkımın yaratıcı yönlerinden bahsetmeye çalıştım. Kolektif psişemiz yıkımı talep etse de bireysel psişemiz yıkımdan korkuyor. Zihnimde bu husus birkaç bin kelimelik değil fakat bir kitap olabilecek perspektiflere sahip. O yüzden bu yazımı bitirirken tatmin değil, başlarken ki halimden daha tatminsiz bir şekilde bitiriyorum. Yıkım İstenci çalışmam profesyonelce kaygılarla düzenlenmiş bir eserden ziyade, bilgilerle harmanlamış bir düşünce seli. Umuyorum okuyucuda bazı soru işaretleri oluşturabilmiş, içimizdeki karanlık tarafın istençlerini, yok oluşların yaratıcı potansiyelini, yıkımın kaçınılmaz döngüye bağlı olduğunu ve bunun ilerlememizin yapı taşı olduğunu açıkça anlatabilmişimdir. Bir sonraki yazımda yıkımın estetiğinde buluşmak üzere. O zamana kadar, döngüyle kalın.

Yorum bırakın