Eviniz, mahalleniz, arkadaşlarınız, aileniz, toplumunuz ve en önemlisi de kimliğiniz. Tüm bunları yitirdiğinizi bir düşünün. Geriye ne kalırdı ki? İşte The Brutalist bunları kaybetmiş bir adamın Amerika’daki yaşam mücadelesini ekrana yansıtıyor. Bu yazıda The Brutalist filmini spoiler vermeden konuşup filmin adındaki mimari sanat akımının ne olduğu, nasıl oluştuğu hakkında bazı bilgilerde ve kişisel tahminlerde bulunup bu tahminlerden yola çıkarak psikanaliz ve sanat ilişkisini su üstüne çıkaracağım. İlk yazımdan sonra daha derin ve araştırma isteyen bu çalışma bile inanın bir öncekinden çok daha az boğucu oldu. Şahsi fikrim ve hissim şudur ki; çalışmalarım ve düşüncelerim ne kadar insandan uzaklaşıp bir yapıya yaklaşsa bağlantının bariz kopukluğundan büyük bir çıkmaza girer, kendimi boğulmuş hissederim. Fakat bu da başka bir vaktin konusu olsun, şimdi filmden bahsetme zamanı.
The Brutalist gerçekten izlemeye değer bir film. Kesinlikle kolay tüketilebilecek bir serüven değil fakat özümsenmesi gereken bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Kaliteli ve derinliği yüksek filmlerde bu sürecin senelerce devam ettiğini düşünüyorum, bu yüzden daha yolun başındayım. Sinema filmlerini teker teker özelliklerine göre değerlendirip böyle ortaya gereksiz ve matematiğe benzeyen sıkıcı analizler koymayı hiç sevmem. Bu yüzden komple bir eleştiri analizi benden beklenecek bir durum olmaz. Şimdi de olmayacak. Görüntüler… Bir filmde görüntüler bu kadar iyiyken o serüvene kapılmamak mümkün değil. Sinematografi ödülünü almasını örnek gösterip Akademiyi bir meşru kılma yapısı olarak ortaya koymayacağım. Öyle ki bu seneki en iyi film seçimi tam bir fiyaskoydu. Görüntülerden sonra övebileceğim şey direkt olarak Adrien Brody’nin performansı olur. Hayatı kaymış bir sanatkâr yahudiyi oynamakta çok ama çok iyisin be adam. Şaka bir yana gerçekten çok değerli bir aktör ve ne oynasa o karakteristik yüzünü, sesini ve tavırlarını sinemaya çok yakışan bir yönden bize yansıtıyor. Filmin ilerleyişinin akıcılığını da kurgusunun mükemmelliğe yakın yapısından kaynaklandığını söylemem gerekir. Takdir edersiniz ki 3 saat 35 dakika uzunlukta olan bir filmde belki de en önemli şey kurgudur. Seyirciyi ekranın başında değil, içinde tutmanız gerekir ve bunu yapmadığınız sürece kameranın önüne koyduğunuz herhangi bir şey görünmez ve anlaşılmaz olacaktır. Filmdeki başrolümüz Laszlo’nun başına gelenler bize gerçekçi bir hikaye sunuyor. Mimari sanatında özellikle önceki yüzyıllara baktığımızda kapital kaygıları bugünkü kadar olmayan bir alan olduğunu görüyoruz. The Brutalist de kapital ile sanatçının çatışması belki de olabilecek en sert bir perspektiften bize yansıyor. Bu perspektif bile başlı başına başka bir komple çalışmanın ürünü olacağı için ve asıl konumdan sapmamak adına spoiler vermek istemediğim için şimdi biraz da Brütalist akımından bahsetmeliyim.

Brütalist mimari, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden yapılanma projelerinde ortaya çıkmış bir akım ve oldukça iyi gözükebilirken oldukça da berbat gözükebiliyor. Burada mimar sanatçılar, eserlerinde düz çıplak bir beton kullanıyor ve olabildiğince minimalist yapılarla karşımıza çıkıyorlar. Yapının içeriğinin dışında da fiziksel durumunda keskin bir geometriyi görmek mümkün. Avrupa’nın o eski şaşalı, iddialı ve süslü yapılarının ardından hızlıca yerini böylesine sade ve düz eserlere bırakması oldukça ilginç. Bunun bir sebebi kapital olup bu soğuk betonun maliyetinin az olacağı fikri aklımıza gelse ve yatsa da ben bunun bu kadar kolay ve basit açıklanmaması gerektiğini düşünüyorum. Ani ve büyük değişikliklerin arkasında yatan her zaman bir şeyler vardır, tıpkı bir sanatçının o eseri öyle yapmasının arkasında yatan bir neden gibi. Bunun toplum düzeyindeki halini açıklarken başvuracağım yer kolektif bilinçdışı iken birey ve sanatçı özeli için bilinçdışının kendisi olacaktır. Fakat henüz oraya gelmeden önce bu akıma ait eserlere bakmak bize neyi hissettiriyor bunu düşünelim.
“Her şey çirkin, zalim, aptalca fakat en önemlisi çirkin.”
Laszlo, The Brutalist
Sanat eserleri estetik kaygıyı içinde barındırır. Bu yazılı bir metinse kendine has algıları olan bir estetik iken görünen sanatlarda kendine has algılar vardır. Peki ya gördüğümüz şeylerde estetiği estetik yapan etkenler nelerdir? Türkiye’de etrafımıza baktığımızda gördüğümüz binaların onları içermediği kesin. Burada bahsettiğim estetik öyle bir şey ki ciddi bir oranda tüm insanlıkta ortaklık kazanabilmiş bir kavram. Bakılanın insanın içinde yarattığı, ortak bir duyguyu ve fikri gün ışığına çıkartabiliyor. Freud’un buna bir çift lafı olurdu, olmuş da zaten. Freud şöyle der: “(…) güzel kavramının kökleri cinsel uyarımda yatar.“. Yani burada bizim estetik derken söylediğimiz şey onun tanımıyla cinselliğin çekici tarafıdır. Buradan da çıkartılabilir ki görmenin verdiği haz, ona dokunmanın verdiği hazza dayanıyor. Peki ya bu çıplak betonda ne görüyoruz? Müthiş bir pürüzsüzlük hissi de yok mu gerçekten? Bilin bakalım bu insanda neye işarettir; cilt sağlığına ve oradan dolaylı olarak da çekiciliğe ve libidoya. Başka öne çıkan özelliği nedir bu eserlerin? Keskin hatlara sahip bir simetrik geometrisi. Bilin bakalım simetri başka hangi alanda çekicilikle paralel; bizim yüzlerimizde. Keskinliğin ise vücuttaki yağ-kas oranı hakkında neler söylediğini ve yine nereye işaret ettiğini artık söylememe gerek yok sanırım. Fakat bu mimari eserlerin böyle bir yapıya sahip olma sebebi estetik olarak onu görecekleri tatmin etmesi değil. Onlar, tıpkı diğer sanatçıların yaptığı gibi içlerini dışarı çıkarıyorlardı. Yani, bilinçdışlarını ortaya koyuyorlardı.
“Tıpkı dağlar ve kayalar gibi onları tanımlar. Hiçbir şey belirtmezler, hiçbir şey anlatmazlar. Onlar sadece, basitçe var olurlar.”
Laszlo, The Brutalist
Kolektif açıdan değerlendirdiğimizde tıpkı post-modern edebiyatta gördüğümüz stilin öyle olma sebebinin, mimari sanatta da binaların böyle olma sebebiyle birbirine paralellik gösterdiğini söyleyebiliriz. Tanrı ölmüş, insanlık kendi türüne ihanet etmiş, acılar çekilmiş, kimlikler yok edilmiş… Büyük bir yıkımın ortasında kalan sanatçının bilincinde ya da bilinçdışında neyi bulmayı bekliyorduk ki? İşte bu sanat eserlerinde gördüğümüz sadelik ve içi boşluk tam olarak o sanatçının bilinçdışını bizlere yansıtıyor. Bu bilinçdışı ise sadece ona ait olmayan, kolektif seviyede bir şey olduğu için (kolektif travma) görenleri tatmin ediyor. Bu görünümle kendini özdeşleştiriyor ve her gün onun yanından geçmek adeta rahatlatıcı bir aktiviteye dönüşüyor. Yaratıcı bir stil ile üretilmiş sanat eserlerinin bizleri etkileme sebebi sadece bu yönleriyle de kalmıyor. Freud, Creative Writers and Day-dreaming adlı makalesinde aslında sanatçıların oyun oynamayı bırakmayan çocuklar olduğundan bahseder. Ona göre çocuklukta elde edilen bu oyun oynama alışkanlığı yerini gündüz düşlerine bırakmıştır. Bu gündüz düşleri ise yaratıcı akılların eline geçtiğinde ortaya sanat eserlerinin çıktığını görüyoruz. Peki ya burada bizlerin hoşuna giden şey tam olarak nedir? Yetişkinler artık oyun oynayamazlar. Onların bu yönünün dışavurumu ne etrafları ne de kendileri için uygun olacaktır. İşte çocukluktaki oyununu gündüz düşleri ve fantezilerle devam ettiren yaratıcı akıllar, bu yetişkinlerin kendilerini bastırmadan ve utanmadan özdeşleştirebilecekleri eserler yaratıyorlar. Yani bizim zihnimizin içindeki yüksek tansiyonun bu yaratıcı çalışmalarla özgürleştiğini söyleyebiliriz.

The Brutalist tüm bu anlamlarda sadece bir film değil; aynı zamanda sanatın, insanın ve toplumun bilinçdışıyla nasıl konuşabildiğinin güçlü bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. İçinde yaşadığımız yapılar, izlediğimiz filmler, dokunduğumuz betonlar… Onların bize neler hissettirdiği ve düşündürttüğü tesadüf değil. Hepsi bir bağırış, bir ifade şekli. İçinde barındırdıkları estetik ve anlamsallığın dışında bizleri kendi özümüzle karşılaştıran, belki de bilinç seviyesinde tartmaktan her zaman çekineceğimiz bu gerçekleri ortaya koyan eserler olarak, görmeleri gereken saygının ve değerin tekrardan gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Burası Türkiye, biz burada çocukluktan otoritenin karşısında başımızı eğip halı desenlerini saymak zorunda kaldık. Sokağa çıktığımızda da oy pusulasına gittiğimizde de o baş hep eğik kaldı. Belki de zaman, kafamızı kaldırıp etrafımızdakileri görme, inşa ettiğimiz betonlara dokunma zamanıdır. İşte o zaman belki de otorite karşısında bir şansımız olacak, çünkü ancak bu şekilde özümüzle barışacağız. Kendimizle alakalı farkındalığa varmak etrafımızla ilgili farkındalığı da peşinde getirecek ve hayatımızı daha sağlıklı yürütme ihtimaline sahip olacağız. Bu bağlamda sanat; entelektüel birikimin şartı, estetik zevklerin tatmini, kaliteli vakit geçirmenin de ötesinde, bireyin ve toplumun çok daha büyük bir sürecindeki yardımcısıdır: Bastırılmış olanla yüzleşmek.
Yorum bırakın