İlk yazımın bu denli boğucu, iç karartıcı ve baş ağrıtıcı bir konuyu taşımasını istemezdim. Fakat içinde bulunduğumuz bu durumda fikirlerimiz, son yaşananların etrafında şekillenmeyip bir apolitik tavırla başka yerlere kayıyorsa; işte orada büyük bir sorun aramamız gerekir. Bu yazı ne herhangi bir ideolojinin ışığında var olacak ne de herhangi bir tarafın at gözlüklü fikirleriyle donanacak. Çünkü tartışacağımız ve konuşacağımız şeyler, artık yokluğunu çektiklerimiz, temel ve hususi meselelerdir. Eylem ve halk tepkisini son olaylar üzerinden değerlendirip İzmir üstünden kişisel bir tecrübe ile sahada neler olup bittiğini anlatıp anayasanın tanıdığı hakları nasıl verimli bir şekilde pratiğe dökebileceğimize dair bazı şahsi önerilerde bulunacağım.
İlk olarak ben, bir üniversite öğrencisi olarak Gezi Parkı olaylarında henüz bazı değerlendirmelerde ve yargılarda bulunamayacak kadar küçüktüm. Bu yüzden şimdi bahsedeceklerim Gezi’yi duygusal ve fikirsel olarak deneyimlemiş biri olarak değil, onu literatürde okumuş, dinlemiş ve izlemiş birinden gelecek. Bu bağlamda, son yaşananlar şahsi olarak benim deneyimlediğim ilk halk hareketidir. Peki ya bu yaşadıklarımız gerçekten bir ‘halk’ hareketi mi? Cevap evet, fakat sorunlu bir evet. Yaşanan hukuksuzluk ve insan haklarına tacizin tepkisinin sesi en çok üniversite öğrencilerinden çıktı. Bu şaşırtıcı bir şey değil, geçmişin analizi yapıldığında da protestin üniversitelerden çıktığının değişmez bir şema olduğunu görüyoruz. Buradaki sorunlu evet, biraz halkın diğer kesimlerinin davranışlarına ve onlardan da önemlisi davranışlarının arkasındaki dürtüde yatıyor.
“Gençlere helal olsun.”
Teşekkürler abiler ve ablalar fakat övgü ne kadar gençleri motive eden bir şey olsa da asıl senelerin getirdiği ve dayanılmaz bir patlak veren bu akım, övgülerle çözüme kavuşmayacak. Çözümü istediklerinden bahsedip onun yolunda yürüyenlere sadece sözlü-ve bir yerde samimiyetsiz- destek olmak bizlere aslında o dürtülere ulaşabileceğimiz bir tablo veriyor. Yılmış, usanmış ve hareketsizleşmiş bu bireyler içindeki davranış matematiğini çözüp bir sonuca varıyor: “not worth“. Eyleme geçmiyorlar çünkü sonuçlarında karşılaşabileceklerini düşündüğü şeylerin karşısında çözüm ihtimali düşük görünüyor. Hafıza, onları haklı çıkartıyor. Bu ülkenin başına neler geldiğini ve çözüm yolunda güçlü adımlar atanlara neler olduğunu artık bahsetmeye gerek yok, yeterince ortada olduğunu düşünüyorum. Yine de bunu kendi özel hayatlarımızda da gözlemleyebiliriz ki zamanın ve koşulların perdesinin arkasında inat edilen, inanılan bazı değerler vardır. Bu değerler sabit görünümündedir ve insanın sırtını yaslayabildiği duvarlardır. İşte umut da o perdenin arkasında, isyan da o perdenin arkasında ve özgürlük de o perdenin arkasındadır. Bu toplumun yapısı teslim olmayı kaldıracak bir düzende değildir. Tabirin doğruluğuyla kanı kaynayan gençler hafızaya takılarak değil, onu kullanarak bu ruhu güçlendirme eğilimindedir. Bir halk hareketi olarak bu direniş, toplumun sadece öğrenci değil diğer kesimlerine de daha güçlü tezahür etmeli ve artık herkesin elini taşının altına koyması gerekmektedir. Halkın talebi kategorize edilmiş süslü sloganlardan kurtulmuş, ideolojilerin zincirlerinden kopmuş, ne orak ne çekiç fakat Türk bayrağı ile meydanlar donatılmıştır. Halkın talebi, onun insan olduğu için elde etmesi gereken hakların kendisi olmuştur. Ekrem İmamoğlu bu bağlamda sembolleşmiş, Gezi’deki ağaçlara dönüşmüştür. Bu haklar sadece öğrencilerin hakkı değil; pragmatik ve travmatik olan abiler ablaların, fakirleşen halkın, ezilen ve ötekileştirilen azınlıkların ve berbat şartlar altında çalışıp değerlerinin devlet tarafından bilinmediği polislerin de hakkıdır. İşte talep, evrenseldir. Ortada A ya da B partisinin istekleri yoktur, ortada toplumun adapte olamayacağı yeni icat edilmiş bir sistem değişikliği talebi yoktur. Ortada insanlığın asıl sömürüsü vardır. Tüm bu açıklık, artık görülmemesi imkansız hale gelmiştir. Açık olan; reddedilemeyecek kadar meydanlara atılmalı, duyulmaması imkansız olacak kadar sesi yüksek çıkmalı ve görülmemesi mümkün olmayacak şekilde bayraklar, eller ve pankartlar havaya kaldırılmalıdır. Bu dışavurum şu an bahsettiğim gibi sadece bir ‘eylem’ ortamının özelliğinde de değil, onları sembolize eden her şeyde tezahür etmelidir.
Peki ya sahada neler oluyor? İzmir’de sürekli sahada bulunmamdan dolayı diğer şehirler üstüne detaylı bir araştırma gerçekleştiremedim fakat haberlerden ve canlı yayınlardan takip ettiğim kadarıyla bazı noktaları vurgulayacağım. Yukarıda halkın taleplerinin kategorize olmadığından bahsetmiştim, bunu sahada mükemmel bir şekilde görebiliyoruz. İstisnai ve ezici çoğunluğun amacından uzak provokatörleri burada meclisin dışında tutacağım (gerçekten meclisin dışındalar mı?). Protesto alanlarında görüştüğüm herkeste bu kategorileşmeden uzaklaşıp birleşme eğilimde olan talepleri gözlemlemek mümkün. İnsanların kendilerini güçlü bir şekilde dışa vurma aracı olan pankartlar ve sloganlar da bize bunu gösteriyor. Belki de en çok söylenen: “Hak, Hukuk, Adalet!” sloganı ve pankartları şahsi izlenimimde öne çıkan en büyük talepti.
İzmir’de nerelerde, ne oluyor? Üç grup dikkatleri üstüne çekiyor; Alsancak, Bayraklı ve Bornova. İmamoğlu’nun ilk tutuklandığı gün (çarşamba) Küçükpark’taki eylem alanındaydım. Oldukça büyük bir kalabalık hızlı bir tepkiyle organize olmuş ve Bornova meydana yürüyüp orada CHP Bornova Belediye Başkanı ile buluşmuştu. İşte orada, muhalefet partisinin bu olayı nasıl yöneteceği ve sahada hep bu şekilde olup olmayacağı konusunda kafamda ciddi soru işaretleri oluşmuştu. Zaman, bize bunu da gösterdi ve hafızamızda yer edecek. Ancak henüz oraya gelmeden nerede ne olduğunu anlatmaya devam edeceğim. Bu eylemin ardından her gün bu üç semtte de yürüyüşler gerçekleşti. Günler cumayı gösterdiğinde ise Bayraklı’daki eylem grubu çok sert bir müdahale ile karşılaştı. Yüksek sayıda gözaltılar gerçekleşti ve insanlar dağıtıldı. O gün orada gözlerimle şahit olduğum amaç dışı provokasyonların bu sert müdahaleyi ciddi bir şekilde tetiklediğini düşünüyorum. Bayraklı Folkart Towers’ın orada yürüyüş olmasının sebebi ise eylemcilerin AKP İl Binasına gitmek istemesi. O gün oraya giden grup, Küçükparkta toplanıp yolda çoğalarak ikiz kulelerin civarına varmıştı. Alsancak ise aralarında en sakin görüneniydi. Çünkü CHP’nin düzenlediği yürüyüş, engellere takılmadan kordondaki bir miting alanında son buluyordu. Halk, bunu istemedi. Oradaki miting havası gerçekten çok samimiyetsiz, yersiz ve iddialı olacağını bildiğim halde söylemeliyim ki hainceydi. Alsancak sokakları yürüyüş eylemini gerçekleştirmek için benim gözümde ideal bir alan. Şehrin merkezi, gerektiğinde küçük gerektiğinde büyük sokakları ve toplu taşıma imkanları. Alsancak’taki eylemleri, Bornova ve Bayraklı’dan ayıran en önemli özellik ise sosyolojik yapı. Bornova ve Bayraklı daha öğrenci ağırlıklı iken Alsancak’ta her yaştan ve her zümreden kesime rastlamak mümkün. Evet, Alsancak’ın sakinliğinden bahsetmiştim fakat o da hiç uzun sürmedi. Gazi Bulvarı ve civarında toplanan halka karşı dağılma uyarısından sonra TOMA ve yaya polis müdahalesi yaşanıyor. Burada tekrardan Bornova ve Bayraklı’dan farklı olarak halkın daha çabuk sindirilerek dağıtıldığını söylemem mümkün. Tüm bu gerçeklerden sonra ise Bornova’daki öğrenci grubu Folkartlara yürüyüşü kesmiş durumda ve kendine daha yararlı eylem yolları arıyor. Bir grup hala Bayraklı’da sert müdahale ile çarpışıp evine dağılırken Alsancak da sonuna kadar gidip (eğer şanslıysa) biraz ıslanıp evine geri dönüyor. Şunu anlamak, gençlik ateşini bir kenara bırakarak söylemek gerekir ki: Polisi yenemezsin. Bu gerçeğin de ötesinde senin amacın, polisi yenmek değil.
Şimdi İzmir özelinde yapılabilecekleri kişisel fikrim ışığında paylaşacağım. Öncelikle Bornova’daki öğrenci grubunun Folkart rotasyonundan vazgeçmesini doğru buluyorum. Polisle inatlaşıldıkça gözaltılar artıyor, insanlar acı çekiyor. Devletin kaynağı, tahmin edildiğinden çok daha fazladır fakat halkın kaynağı bundan daha kısıtlıdır. Buradaki kaynaktan kastım insan gücü değildir. Halk her zaman çoğunluktadır fakat halk emir almaz. Halk hareketi duygusaldır ve duygular değişebildiği gibi kırılabilirler de. Bu kör inadın bizi hiçbir yere vardırmayacağı için yeni arayış hareketini oldukça faydalı görüyorum. Halkın duygusunun kontrol altında olması zorunluluk gibi bir şeydir. Yıprandığını ve yalnızlaştığını düşünen halk artık hafızayı bir güçlü totem olmaktan çıkarıp onunla özdeşleşecek ve evine geri dönecektir. Bunun olmaması için de organizasyonların onları yalnız ve çaresiz hissettirmemesi gerekmektedir. Tamam, ilk tepki duygusal bir boşalma olarak dışa çıktı fakat şimdi bunun haşmetinin azalması gerektiği kanaatindeyim. Gündelik hayatta sorunlarla nasıl başa çıkmamız gerektiğine bir göz atarsak ve neyi yaptığımızda çözüme yaklaşıp neyi yaptığımızda uzaklaştığımızı gözlemlersek bugünkü olaylarda da nasıl davranılması gerektiğine dair net ipuçlarına sahip olabiliriz. Köşeye sıkıştığınızda, tırnaklarınızı çıkarmanız bir hak ve doğallıktır. Fakat sürekli tüyleri diken diken, tırnakları çıkık olmak ise bir eziklik ve salaklık halidir.
Organizasyonların ana kampı olması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de bu kadar mobil ve dışarıda kendini gösteren bir organizasyonun fiziksel bir eve ihtiyacı vardır. Gezi’de bu, parkın ve o ağaçların altının kendisiydi. İnsanların ne olursa olsun dönebilecekleri bir sabit alışkanlığı ve ihtiyacı, eylem ruhuna da sıçramıştır. Bunun eksikliği yalnızlığı tetikleyecek fakat varlığı da birlikteliği kuvvetlendirecek ciddi bir etmendir. Bu kamp için en uygun yer Büyükpark olarak gözümüze çarpıyor. Öğrenci liderliği olan bu halk hareketinin evinin de diğer bir sabitin (okul) yakınında olması duygusal açıdan avantaj sağlayacaktır. Diğer önemli bir değişiklik çığlığı ise duymak isteyenlerin kulağında: eylemlerin saati. Eylemlerin amacı sadece yürümek olsaydı herkes koşu bandında bunu gerçekleştirebilirdi. İnanın binlerce bandı bir araya getirip de slogan atıp yürüyebilirsiniz. İstenilen şey bu mu? Hayır, değil. Yürüyüş eylemlerinin amacı gündelik hayatı aksatmak, halkın her kesimiyle karşılaşmak ve talepleri sosyal hayatın içinde duyurmaktır. Akşam yedi ve sekizden sonra yoğunlaşan bu kalabalık sesini sadece kendine duyurmaktadır. Hangi saatte nerede olunacağına da alışmış olan sosyal halk, varlığını rahatça sürdüremeyeceği için sosyalliğini bu alanlarda artık yaşamamaktadır. Öğrenciler okullarında dersleri boykot etmekte ve bu kararda da onların arkalarındayım. Fakat derse gitmeyip ne yapacağız? Güneş batana dek tek bir kımıltı bile olmayacaksa neden eğitimden mahrum kalıyoruz? İnsan psikolojisini bir düşünmek gerek. Boş sokaklar, karanlık mahalleler ve sosyal halktan uzaklık zaten düşman görülen bir insan için büyük güvensizlik kaynaklarıdır. Bunlar bahsettiğim çaresizlik hissini tetikler ve mücadeleyi nihai başarısızlığa sürükler.
Halk, bu hak arayışında onun karşısında olan her şeye tepki göstermelidir. Sürpriz sürpriz, bilin yine muhalifin karşısında kim var: muhalefet. Burası gerçekten komik bir ülke, fakat kahkahaların sebebi son günlerde sinir. Şahsi fikrim yürüyüş eylemlerinin vazgeçilmez ön saf üyeleri milletvekilleri ve politik hayatta önemli kişiler olmalarıdır. Peki ya halk bu kişileri hangi gruptan talep edecek, iktidardan mı? Yüzümde acı bir tebessüm var bu cümleleri yazarken. İzmir, muhalefet partinin kalesidir. İzmir, bugün çok sevdiği ve çoğu zaman da at gözlüğüyle seyrettiği partisi tarafından ihanete uğramıştır. Halk yalnızlaştırılmış ve politik elitler tarafından aralarına mesafe konulmuştur. İsminde ‘halk’ bulunan bu partiden artık toplumun tek beklediği, sadece ismindeki amaca hizmet etmesidir. Bu beklenti ateşi ise büyük hayal kırıklıklarıyla yüksekliğini yitirmiş fakat henüz sönmüş halde değildir. Bu hususta halkın gözünü açması da esastır. Haklarına ulaşmasına yardım eli uzatmayana, büyük güçlerini maddi ve manevi bu yönde kanalize etmeyene de tepki gösterilmesi en az otoriter rejime tepki gösterilmesi kadar önemlidir. Bu bağlamda onların da İl Binasına bir yürüyüş düzenlenebilir. Bunu bir gün yaptıktan sonra bakın, ertesi gün oraya giden yolda kaç tane TOMA duruyor.
Benim gibi benliği bireysellikle dolup taşan birinin bu denli kolektif davranış ve fikirlerle yoğrulması sınırları zorlayıcı bir aktivite. Fakat kurtuluş, meydanlarda bağırıldığı gibi tek başına sağlanabilecek bir durum değil. Mücadele neticede yine bireyin otonomisine olan tacizde, ona karşı yapılan asıl sömürü içindir. Çözüm için kolektif olacağız, şartlar sağlandığında ise tekrardan içimize kapanabiliriz. Fakat eğer şimdi çözüme gitmeyeceksek, ileride birey olmanın hiçbir önemi ve değeri kalmayacak.
Fikirleriyle ve dersleriyle benim eğitimimde katkısı bulunmuş İzmir Ekonomi Üniversitesi Siyaset Bilimi hocalarıma, uykusuz gecelerde tefekkürünü benimle paylaşmış ve sürece dahil olmuş Sude’ye, Efekan’a ve sokaklarda kol kola girdiğim dostlarım, hiç tanımadığım fakat ortak bir amaç ile bir araya geldiğim arkadaşlarıma da sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Yılmamak ve çözüme ulaşmak dileği ile…
Yorum bırakın